1 Mayıs 2008 Perşembe

YARATICIMIZI NEDEN ARAMALIYIZ?

Yaratıcının, yani; islam dininin değişiyle Allah’ın varlığının keşfedilmesinden evvel neden bu keşfin bu kadar önemli olduğunu hatta insan için kainatın en önemli ve muzzam meselesi olduğunu bilmek gerekir. Allah’ı neden aramalıyız?

İnançsız bir insan “ölümle birlikte yok olup gitmeye ve mutlaka kötü sonla karşılaşacağına” inanmaya mahkumdur. O arkasında ölüm isminde korkunç bir aslanla gezen ve o şekilde eğlenmeye çalışan bir garibe benzer. Bunu unutmak için kendini türlü oyunlara, eğlencelere ve derin meşguliyetlere atar. O kendini görmek istemediği gerçeklere karşı körleştirmede ustalaşmıştır.

İnaçsız insan yalnızdır. Çünkü çaresiz kaldığında yardım isteyeceği varlıkların hepsi aslında muhtaç ve zavallıdır. O hep mutluluk peşinde koşar; o mutluluğa ulaştıran sebeplerin kölesi olmuştur. Yaşama nedeni sorulunca hemen “mutluluğu bulmak” der. Çünkü mutluluk gerçekte o kadar uzaktır ki ona kahkalarında acı çığlıklar gizlidir. Herşeyin sonlu olduğunu derinlerde bilir.

Bir inançsız “hadi müslümanlara bak, onlar hepimizden mutsuz ve ümitsiz” derse; ona ancak “ümitsizlik ve Allah’ın verdiği kadere isyankar olmak kafirlik alametidir, Allah’tan ancak kafirler ümit keser” denir. Eğer hakkıyla müslüman olanlar çok olsaydı dünya değişirdi biiznillah.

Hakiki bir müslüman başına iyi bir şey gelince hamd eder, kötü bir şey gelince günahlarının affına ve sabrederek yüksek derecelere vesile olabileceğini, rahmetin üzerine inmesine neden olabileceğini düşünüp teskin olur, mutluluk bulur. Büyük bir ümitle öleceği ve Hakka kavuşacağı günü bekler. Bu insan nasıl mutsuz ve korkak olabilir ki. Ayrıca Allah zikir ehline öyle bir hal verir ki; onlara gelen cezbe hallerinde dünyanın tüm zevkleri yumak olup katlanarak onların kalplerine dolar. Onlar bu hazdan ötürü neredeyse kalpleri çatlayacak hale gelir.

Çocukken bir küçük oyuncak için 4-5 arkadaş çekişerek kavga ederiz. Bizi izleyen olgun bir insan ise bize acıyıp gülümseyerek bakar. Der ki; “şunlara da bak, işe yaramaz ve birazdan bıkkınlık verecek bir oyuncak için nasılda acı çekiyorlar, çocuk işte, akıl aranmaz ki” der. Maalesef insanlar büyür fakat oyunlar bitmez. Sadece oyuncakları pahalanır. Üstü açılan bir araba, hız yapan bir motor, bir uçak, hız teknesi. Bayanlar için daha cicili evler ve elbiseler, pahalı mücevherler… Evet beden büyüdü ama ruh çocuk kaldı. İşte ruhani doygunluğa erişmiş, büyümüş bir insan o zenginlere ve onlara özlemle bakanlara şöyle der. “Ne de yazık, hakkıyla Allah diyen müslümanın içine dolan nurları ve manevi hazzın binde birini görseler ellerindekileri parçalayıp, ağlayarak secdeye kapanırlardı. Yalvarırım Allah’ım onlara sen asıl zenginlikten ver, onları bu kadar fakir bırakma, sen kerem sahibisin” der. İster ki; o zenginlerde, zenglinliği arzulayanlarda, kendisinin bir zamanlar sahip olup sonra elinin tersiyle ittiği oyuncakları bırakıp asıl büyüklerin işleriyle ilgilensinler. Göklerin sonsuzluğundan akan ilhamlarla gelen hikmet ve ben yerine biz diyerek kendini kainatla birleştirmek... Zaman tünellerinin içinde akıp gitmek ve mekan seddini aşıp İlahi olana sarılabilmek.

Dünyadaki en kıymetli şey olan zaman çocukların oyunları ile harcanmamalıdır.

Öyle insanlar vardır ki şahsen değersiz oldukları için, değerli mallar satın alarak ve türlü boyalar sürerek değerli görünmeye çalışır. Öyle insanlarda vardır ki şahsında büyük değerler olduğu için sırf o dokundu diye ucuz eşyalar bile onu tanıyanların yanında altınlardan kıymetli ve kutsal hale gelir.


İnançsız kişiler bile kabul eder ve der ki; “eğer Allah olsaydı ona yaklaşmak ve onun aşkını kazanmak bir insan için kainatın en mühim ve üzerinde en ısrarla durulup fedakarlık yapılması gereken fevkalede işi olurdu”. Çünkü O yüceler yücesini bulan neyi kaybedebilir ki, O’nu, herşeye gücü yeteni kaybeden ve kendine düşman eden sonunda neyi bulabilir ki? Eğer biz bunu deyip yapmıyorsak, acaba biz inancı şüphe içinde münafıklar mıyız ki? Yoksa asıl o kafirler mi üstünler bizden açıkca söyleidkleri için inançlarını.

Bir ateiste bir müslüman şöyle bir hitapda bulunur ; “Rica ediyorum bana 20 dakikanı ayır, sana Allah’ın varlığını, kıyameti ve cennet-cehennem meselesini ispatlayacağım”. Ateist bunun üzerine şöyle der; “sen bana bu büyük mevzuları ispat et, değil 20 dakika 20 yılım sana feda olsun”
Bu kitap Kur’an da anlatılanları ispatlayıcı ve açıklayıcıdır. Kainatın en büyük meselesi olan “kulun İlahı keşfederek inanç ve ilahi aşka adanmasına, sonsuzluğa uzanan hayatın bir işkence çukrundan, gül ve mutluluk bahçesine dönüşmesinin” vesiledir. ( Allah’ın izni ve rahmetiyle inşallah )

Hiç kimse iman konusunda kendini olgun görmemelidir. Şüphesiz biz kesin kes inanmış olsaydık, en ufak bir günaha yaklaşınca dizlerimiz korkudan birbirine çarpardı ve yüzüstü düşerdik. Sonsuz cenneti ve rızayı almak için herşeyimizi seve seve verirdik. Yürekten böyle dediklerini düşünenler ertesi günü orta ölçekli bir hayıra ellerini uzatsınlar. Gizli şüphelerinden ötürü elleri titreyecek yada bir adım bile atamayacaklardır. Halbuki şüphe içeren bir iman kabul değil.

Bu nedenle her müslüman imanını artıran her ipe kuvvetle sarılmalıdır ve sık sık imanı test ederek sağlamlığını deneyip artırmalıdır. Bir işe şüphe etmeden inanmış kimse ile şüphe içinde yaklaşan kimse arasındaki farkı gerçek hayatı izleyerek öğrenmelidir. Ticarette, aşkta, arkadaşlıklarda ve kumarda kazanacağından emin insan ile, şüphe içinde olan insan arasındaki farkı öğrenmesi onun gizli bir münafık olarak ölmesini engelleyeblir.

Fedakarlık zamanı gelip çattı mı, ezanlar sabahları okunup uyardı mı, biri size yardım isteyen elini uzattı mı, “iman edenlerle, ahiretten şüphesi olanlar birbirinden ayrılsın” diyen münadinin sesi duyulmuştur.

İyi ile kötüyü ayıran kılıç kekinleştikçe daha çok insan telef olur; iman ettim deyipte şüphe içinde bulunanlardan. Fakat sırat en keskin kılıçtır. O bu dünyanın aynasıdır.



Kabul etmek gerektir ki dünyada onlarca köklü din, her dinin milyonlarca adanmış bağlıları, kendilerine göre kitapları ve kütüphaneler dolusu kitap okumuş din adamları vardır. Hepsi de ısrarla kendi dinlerinin hak din olduğu konusunda ısrar ederler. Gözlerine baktığınızda buna yürekten inanmış olduklarını görürsünüz. Fakat bu dinlerin inançları birbiriyle bağdaşır şekilde değildir. Kimi Tanrı üçtür, kimi insanlardandır, kimi sekiz başlıdır, kimi içimizdedir, kimi de yoktur der. Sanki her biri farklı bir tanrıya götürmektedir. Oysa ki Hak tek olduğundan ancak birisi doğru diğerleri ancak sapıklığa çekmektedir.

İnsanların bazılarıda hiçbir dini beğenmez ve kendince bir felsefe üretip kendi dinini oluşturur. Bu şekilde bakılırsa dünya üzerinde milyonlarca din yani inanış şekli olduğu söylenebilir. Peki hangisi doğru? Gerçekten kainatı yaratan büyük gücün mesajlarını hangisi iletmiş ve söyledikleri tamamen gerçek. Sadece birisi olmak zorunda. Çünkü hepsinin birbiriyle çelişen tarafları var.

2 yorum:

Ümeyir dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Ümeyir dedi ki...

Doğru