1 Mayıs 2008 Perşembe

ALLAH’IN ve SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ

Kainat görmek ve duymak isteyenler için konuşmaktadır. Herşey bir sebeple ve ince bir hesaba binaen meydana gelmiştir. Hiçbir varlığın kendisine evvelden takdir edilmiş olan ihtiyaçlarından asla kurtulamamasından ve hiçbir şeyin kendi yoktan yaratamamasından anlıyoruz ki yaşadığımız bu kainatın ve boyutların çok üstünde, bildiklerimizin tamamen ötesinde tarifsiz muhteşem bir güç var.

Onun en güzel sanat ve biyo teknoloji eserlerinden olan insan Tanrı hakkında en çok bilgi veren varlıktır. Çünkü bilinen varlıklar içinde yapımında en kompleks ve üstün teknolojiler kullanılan varlık insandır. Hiçbir bilgi sahibi kendinde olmayan bir bilgi birikimini başkasına aktaramaz. Bu nedenle insan içine yerleştirilmiş Tanrı olma isteği, sonsuzluk ve mutlak hakiyimet, kusursuzluk arzusu gibi duygu programlarıyla donatılmış, böylece kendini oluşturan sistemi hızlıca hissedebilmekte ve sistemin sahibi olan yüksek güçle iletişim kurarak yaklaşmaya çalışmaktadır. Halbuki bu kavramların hiçbiri doğadan öğrenilemez çünkü sonsuzluk, uluhiyet ve kusursuzluk gibi kavramların bir benzeri, öğreticisi doğamız içinde mevcut değildir. Bunlar başka boyutlara ait üstün güçlerin bir hesap sonucu insana yerleştirdiği ve onu bulunduğu gezegenin efendisi haline getiren programlar bütünüdür. Eğer çalışmakla bu programlar kazanılabilseydi, arılar, karıncalar ve böcekler şu anda Mars’ta insanları maden ocaklarında çalıştırıyor olurlardı. Bu durum ancak insanoğlundan çok daha üstün bir tekniğe sahip varlığın hayvanların beyinlerine yeni biyo yazılımlar yüklemesi ile gerçekleşebilir. Açıktır ki ne onların, ne de doğa ismini verdiğimiz kum deniz ve bulutların ne yazık ki biyo programlar yazma kabiliyetleri yoktur. Hiçbir sistem kendinden daha sofistike ve üstün bir sistemi üretemez.

İnsan kalbine işlenmiş her duygu kendisini meydana getiren bilgi ve enerji bütününden bir iz taşır. İnsan diyebilir ki; bu duygular ve daha fazlası da onun haznesinde olmalı ki bana bunları verebilsin. Anlaşılmak ve bilinmek isteyen her bilinç; kendini talip olduğu varlık üzerinde arzu ve merak hali ile hissettirir. Ağaç mühendis tarafından meyve verilmek için yaratılmışsa meyve verir, mühendis dilemedikçe başka bir iş yapamaz ve ancak görevini irad eder. İnsan da sürekli sonsuz gücü ve ilahlık kavramının sırrını arıyor, cennet hayali kuruyorsa, bu işi için yaratılmış demektir. At koşu için dizayn edilmiştir. İnsan ise Allah’ı bulmak ve sonsuz ihtiras dolu bir aşk için. Nasıl bir mühendis inşaat makinesinin parçalarını ve işlevlerini inceleyerek hangi sebeple dizayn edildiğini kavrayabilir. Mühendis ve bilgisayar programcısı gözüyle insanı inceleyen bir akıl da insanın hangi amaç doğrultusunda geliştirildiğini çözebilir.

İnsanoğlunun en büyük derdi var oluşundan bu yana aşk, kudret ve tapınma ( ibadet ve din ) olmuştur. İnsan ulvi bir inanaca adanma ve uğruna gerekirse dağları parçalayarak ulaşmaya programlanmıştır. Bu yönüyle sınırsız karşılık bekleyen kusursuz bir asker ve köle ( ilerisi kul ) gibidir. Amacına tapar. Kısmi seçim yapabilen bir varlıktır. Seçimin kıymetli olması için sistemin sofistike yapısı geliştirilmiş ve bu canlıya geçici ve sınırlı bir irade armağan edilmiştir. Bu haliyle aşık olup, adanmak için kurulmuş bir saat gibidir. Elbet iradesini yönlendirmesi hatalı olduğu için işlevini yitirmiş yanlış çalışan robotlarda vardır. Önemli olan ilk yüklene ve genel geçer beyin programdır. Aşık olmak için seçeneklerin çokluğu ve insanın mecburi seçim yapmak zorunda bırakılması, seçime bağlı son elde etme sistemini yansıtmaktadır.

Ölümün gerçek bir son olduğu iddiası temelsizdir. Çünkü insan cansızken düştüğü bir çok yerden diğer canlılar gibi yeniden canlanarak çıkar. Toprakta bir mineralken hal değiştirip portakala girer. Ordan daha üstün bir yaratma ile insan hücresine dönüşür. Ordan yeni bir mezara girer ve sperme dönüşür. Ordan aNne karnında bir et parçasına. İnsan adeta mezardan mezara düşmekte basitten üstün ve muhteşem olan bir yaratışa doğru akıp gitmektedir.

İslam dinine göre boyut değiştirme ve yaratılışın yenilenmesi cennette ve cehenemdede devam edecektir. Çünkü Allah’ın yaratışı asla son bulmaz. O her an yeni bir yaratmadadır. İnsan bedeni dahi ömrü boyunca yüzlerce kez değişir tabiri yerinde ise yeniden yaratılır. Yeniden yaratılış ve dirilme kainatta bir örf ve adet gibidir.

TESADÜFLERİN İMKANSIZLIĞI

Bu çok komik bir kumardır... Kainatın ve canlıların tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia eden bir kimse sadece bir hücrenin veya mikrobun bile atomlarının yan yana tesadüfen saçılıp birleşmesiyle oluşabilme ihtimalinin 0’a sonsuz derecede yakın olduğunu bilir. Peki minik bir canlı için dahi durum böyle ise son derece karmaşık ve birbirine uyum sağlamış şekilde dizayn edilmiş canlılar alemi, galaksiler ve bilinmeyen boyutlar… Hepsi günümüze dek uyum içinde ve bozulmadan bir saat gibi çalışıyorlar. Her an yeni bir güzellik ve uyum içinde gelişiyorlar. Herhalde bu dev saraylar ve fabrikalar sisteminin tesadüfen oluşma ihtimalinin mutlak 0 olduğunu söylemeye gerek bile yok. Tam tersine tesadüflerle gelen sonuçlar hazır kurulu bir sistemi dahi birkaç denemede çökertip bozarlar. Hiçbir mantıklı ve sofistike sistemin gelişmesine izin vermezler. Bir fırtına sahile yazılmış yazıları yada kumdan bir kaleyi her vuruşunda parçalar. Asla tesadüfen bir insan heykeli yada güzel bir şiir çıkaramazlar kumlara işlenmiş... Sonsuz denemeler evvelden var olan bir sarayı dahi harap eder ; sahili ancak birbirine katar, darmadağın eder, kaldı ki yoktan yeni bir sistem yaratsın.

Evrenin tesadüfen oluştuğunu iddia eden kimseler, kazanma ihtimali ½ olan bir kumar oynamaktan bile çekinip kaçarlar. Fakat kaşlarımızın gözün üzerinde kirpiklerimizle birlikte uygun uzunlukta kalarak durması gibi bir ihtimalin 0 a sonsuz yakın olduğunu söylediğinizde herhalde para kaybetmeyeceğini düşündüğü için bunun tesadüfen mümkün olabileceğini söylerler.

Bir heykeltıraş duvara attığı kil parçalarının dökülünce tesadüfen kükreyen bir aslana dönüştüğünü söylese herkes Onun çok iyi bir heykeltıraş olmasa bile büyük bir komedyen olduğunu düşünür. Fakat bir heykelden milyarlarca kez üstün olan bu canlıların birbiriyle uyum içinde yaşamasını tesadüfen gerçekleşen muazzam bir patlamaya bağlayanların nasıl bir söz söylediğini iyi düşünmeleri gerekir. Belki bir gün yere düşüp patlayan alet kutusundan saçılan vida ve demirlerin muhteşem bir terminator robotu haline tesadüfen ve kendiliğinden geldiğini şaşkınlık içinde görüp “evreka, herşeyin tesadüfen oluştuğunu kanıtladım, ikinci big bang” diye bağırırlar. O robot ki kendisini meydana getirene saygıyla secde eder ve kalpten bağlanır.

Yaratıcının zatı ve kendi kendini meydana getirmiş olma, her yerde olma yada ezeli olma halinin ne demek olduğunu tahmin bile edemiyoruz. Nasıl David Copperfield gibi ünlü bir sihirbazın sihrini insanların çoğu tekniğine akıl erdiremiyor ve anlamasa bile ilizyon yeteneğini ayakta alkışlayarak takdir ediyorlarsa işte Alemleri mükemmel uyum ve güzellik içinde yardımcısı olmaksızın yoktan var eden o üstün sanatkarın dehasını hiç anlayamamaları gayet normaldir ve alkışa asıl layık olan bu iştir.

Allah’ın var ve bir olduğunun ispatları

2 )
İslam’ın iman anlayışına hak vermemek mümkün değildir. O reddi mantık tarafından imkansız bir Allah ve yaratıcı anlayışı sunar. Nasıl mı?


BAKARA (115)
Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

İslam yüzünüzü göremediğiniz Allah’a değil tam tersine her yerde görebileceğiniz Allah’a inanmanızı ister. Pek çok dinde Allah’ın görülemeyeceğine dair koyu bir inanç vardır pek çok İslam alimi de böyle düşünür. Fakat onların görülemez olarak niteledikleri şey Allah’ın benzersiz zatıdır. Yani bir insanın ruhunu, özünü göremezsiniz ama bedeni, hareketleri ve sözleri sayesinde onun ruhunu anlayabilir hatta kalbinizle görür hale gelebilirsiniz. Gözlerde ruhu görünür kılan aynalar vardır.

Peki neden tüm yönler Allah’ın yüzünü gösterir? Allah’ın kudret ( enerji ) ve ilim yansıması olarak dini literatürde tarif edilen evren, günümüz araştırmacıları tarafından da tespit edilmiştir ki yalnızca enerjiden ibarettir. Yani biz kainata baktığımız da dev bir enerji denizinin titreşiminden başka bir şey görmeyiz. Onu gerçek hali yerine renkler ve şekiller olarak algılamamızın nedeni sadece beynimizin ve gözlerimizin böyle bir algılama sistemi ile dizayn edilmiş olmasıdır.

Kur’an Allah’ın zatı ile ilgili olarak İhlas suresinde şöyle der; “Onun eşi ve benzeri yoktur”. Allah’ın zatı bu dine göre kesinlikle yaratılmışların algı düzeyinin yetmeyeceği kadar karmaşık ve üstün bir güçtür. Onu ancak bize gösterdiği yüzü olan kainat vasıtasıyla görebilir ve bildirdiği kadar bilebiliriz. Böylece İslam dini Allah’ın zatı ile ilgili olarak insanoğlunun anlayış yetersizliğini kabul eder. Kendini büyüklemeden sınırlarını çizer. Kainatı inceleyerek bilgilenip ibret almamızı ister.

Nasıl bir bilgisayar kendini meydana getiren ve programlayan mühendisin duygusal teknolojisini, kendi kendine öğrenip icat yapabilme yetisinin büyülü yanını çözümleyemiyor ancak kendine bildirilen kadar bilebiliyorsa, insan da kendini meydana getiren olağanüstü sistem ve gücün teknolojisini anlayamaz. Hatta mühendisin sanal dünyası içinde nefes alıp vererek onun doğru olarak bildirdiklerini doğru algılamaya başlar. Gerçek bir iradesi yoktur, seçeneklerden seçimleri vardır.

Belki de kendinden üst düzey varlıklar, boyutlar ve hepsini meydana getiren gizli güç hakkında ayrıntılı ve iddialı yorumlar yapmayarak teslimiyet adını verdiği böylelikle yanlış olması mümkün olmayan bir çizgi çizmiştir İslam.

Ayrıca bir Ateistin kesin olarak Allah yoktur demesine imkan yoktur. İslam dinine göre Müslüman der ki; “beni ve kainatı, kalbimi aklımı ve gözlerimi meydana getiren güç benim İlahımdır”. İsmi ne olursa olsun, zatı ve özellikleri nasıl olursa olsun, anlayabileyim yada anlayamayım. İşte ben o meydana getiriciye teslim oldum” der. Müslümanların kasdettiği Allah kendinin ve kainatın meydana gelmesine neden olan bunu sağlayan büyük güçtür. Gözler yarattığı için görme teknolojisini en iyi şekilde bilip mutlak manada gördüğünü, kulaklar yarattığı için duyma teknolojisini ve kalpler yarattığı içinde hissellik teknolojisini mükemmel şekilde icat edip kullandığını düşünerek onunla her an görüyormuş ve onun tarafından her an izleniyormuşçasına ilahıyla yakın bir ilişki içinde yaşamaktan tereddüt etmez.

YARATICIMIZI NEDEN ARAMALIYIZ?

Yaratıcının, yani; islam dininin değişiyle Allah’ın varlığının keşfedilmesinden evvel neden bu keşfin bu kadar önemli olduğunu hatta insan için kainatın en önemli ve muzzam meselesi olduğunu bilmek gerekir. Allah’ı neden aramalıyız?

İnançsız bir insan “ölümle birlikte yok olup gitmeye ve mutlaka kötü sonla karşılaşacağına” inanmaya mahkumdur. O arkasında ölüm isminde korkunç bir aslanla gezen ve o şekilde eğlenmeye çalışan bir garibe benzer. Bunu unutmak için kendini türlü oyunlara, eğlencelere ve derin meşguliyetlere atar. O kendini görmek istemediği gerçeklere karşı körleştirmede ustalaşmıştır.

İnaçsız insan yalnızdır. Çünkü çaresiz kaldığında yardım isteyeceği varlıkların hepsi aslında muhtaç ve zavallıdır. O hep mutluluk peşinde koşar; o mutluluğa ulaştıran sebeplerin kölesi olmuştur. Yaşama nedeni sorulunca hemen “mutluluğu bulmak” der. Çünkü mutluluk gerçekte o kadar uzaktır ki ona kahkalarında acı çığlıklar gizlidir. Herşeyin sonlu olduğunu derinlerde bilir.

Bir inançsız “hadi müslümanlara bak, onlar hepimizden mutsuz ve ümitsiz” derse; ona ancak “ümitsizlik ve Allah’ın verdiği kadere isyankar olmak kafirlik alametidir, Allah’tan ancak kafirler ümit keser” denir. Eğer hakkıyla müslüman olanlar çok olsaydı dünya değişirdi biiznillah.

Hakiki bir müslüman başına iyi bir şey gelince hamd eder, kötü bir şey gelince günahlarının affına ve sabrederek yüksek derecelere vesile olabileceğini, rahmetin üzerine inmesine neden olabileceğini düşünüp teskin olur, mutluluk bulur. Büyük bir ümitle öleceği ve Hakka kavuşacağı günü bekler. Bu insan nasıl mutsuz ve korkak olabilir ki. Ayrıca Allah zikir ehline öyle bir hal verir ki; onlara gelen cezbe hallerinde dünyanın tüm zevkleri yumak olup katlanarak onların kalplerine dolar. Onlar bu hazdan ötürü neredeyse kalpleri çatlayacak hale gelir.

Çocukken bir küçük oyuncak için 4-5 arkadaş çekişerek kavga ederiz. Bizi izleyen olgun bir insan ise bize acıyıp gülümseyerek bakar. Der ki; “şunlara da bak, işe yaramaz ve birazdan bıkkınlık verecek bir oyuncak için nasılda acı çekiyorlar, çocuk işte, akıl aranmaz ki” der. Maalesef insanlar büyür fakat oyunlar bitmez. Sadece oyuncakları pahalanır. Üstü açılan bir araba, hız yapan bir motor, bir uçak, hız teknesi. Bayanlar için daha cicili evler ve elbiseler, pahalı mücevherler… Evet beden büyüdü ama ruh çocuk kaldı. İşte ruhani doygunluğa erişmiş, büyümüş bir insan o zenginlere ve onlara özlemle bakanlara şöyle der. “Ne de yazık, hakkıyla Allah diyen müslümanın içine dolan nurları ve manevi hazzın binde birini görseler ellerindekileri parçalayıp, ağlayarak secdeye kapanırlardı. Yalvarırım Allah’ım onlara sen asıl zenginlikten ver, onları bu kadar fakir bırakma, sen kerem sahibisin” der. İster ki; o zenginlerde, zenglinliği arzulayanlarda, kendisinin bir zamanlar sahip olup sonra elinin tersiyle ittiği oyuncakları bırakıp asıl büyüklerin işleriyle ilgilensinler. Göklerin sonsuzluğundan akan ilhamlarla gelen hikmet ve ben yerine biz diyerek kendini kainatla birleştirmek... Zaman tünellerinin içinde akıp gitmek ve mekan seddini aşıp İlahi olana sarılabilmek.

Dünyadaki en kıymetli şey olan zaman çocukların oyunları ile harcanmamalıdır.

Öyle insanlar vardır ki şahsen değersiz oldukları için, değerli mallar satın alarak ve türlü boyalar sürerek değerli görünmeye çalışır. Öyle insanlarda vardır ki şahsında büyük değerler olduğu için sırf o dokundu diye ucuz eşyalar bile onu tanıyanların yanında altınlardan kıymetli ve kutsal hale gelir.


İnançsız kişiler bile kabul eder ve der ki; “eğer Allah olsaydı ona yaklaşmak ve onun aşkını kazanmak bir insan için kainatın en mühim ve üzerinde en ısrarla durulup fedakarlık yapılması gereken fevkalede işi olurdu”. Çünkü O yüceler yücesini bulan neyi kaybedebilir ki, O’nu, herşeye gücü yeteni kaybeden ve kendine düşman eden sonunda neyi bulabilir ki? Eğer biz bunu deyip yapmıyorsak, acaba biz inancı şüphe içinde münafıklar mıyız ki? Yoksa asıl o kafirler mi üstünler bizden açıkca söyleidkleri için inançlarını.

Bir ateiste bir müslüman şöyle bir hitapda bulunur ; “Rica ediyorum bana 20 dakikanı ayır, sana Allah’ın varlığını, kıyameti ve cennet-cehennem meselesini ispatlayacağım”. Ateist bunun üzerine şöyle der; “sen bana bu büyük mevzuları ispat et, değil 20 dakika 20 yılım sana feda olsun”
Bu kitap Kur’an da anlatılanları ispatlayıcı ve açıklayıcıdır. Kainatın en büyük meselesi olan “kulun İlahı keşfederek inanç ve ilahi aşka adanmasına, sonsuzluğa uzanan hayatın bir işkence çukrundan, gül ve mutluluk bahçesine dönüşmesinin” vesiledir. ( Allah’ın izni ve rahmetiyle inşallah )

Hiç kimse iman konusunda kendini olgun görmemelidir. Şüphesiz biz kesin kes inanmış olsaydık, en ufak bir günaha yaklaşınca dizlerimiz korkudan birbirine çarpardı ve yüzüstü düşerdik. Sonsuz cenneti ve rızayı almak için herşeyimizi seve seve verirdik. Yürekten böyle dediklerini düşünenler ertesi günü orta ölçekli bir hayıra ellerini uzatsınlar. Gizli şüphelerinden ötürü elleri titreyecek yada bir adım bile atamayacaklardır. Halbuki şüphe içeren bir iman kabul değil.

Bu nedenle her müslüman imanını artıran her ipe kuvvetle sarılmalıdır ve sık sık imanı test ederek sağlamlığını deneyip artırmalıdır. Bir işe şüphe etmeden inanmış kimse ile şüphe içinde yaklaşan kimse arasındaki farkı gerçek hayatı izleyerek öğrenmelidir. Ticarette, aşkta, arkadaşlıklarda ve kumarda kazanacağından emin insan ile, şüphe içinde olan insan arasındaki farkı öğrenmesi onun gizli bir münafık olarak ölmesini engelleyeblir.

Fedakarlık zamanı gelip çattı mı, ezanlar sabahları okunup uyardı mı, biri size yardım isteyen elini uzattı mı, “iman edenlerle, ahiretten şüphesi olanlar birbirinden ayrılsın” diyen münadinin sesi duyulmuştur.

İyi ile kötüyü ayıran kılıç kekinleştikçe daha çok insan telef olur; iman ettim deyipte şüphe içinde bulunanlardan. Fakat sırat en keskin kılıçtır. O bu dünyanın aynasıdır.



Kabul etmek gerektir ki dünyada onlarca köklü din, her dinin milyonlarca adanmış bağlıları, kendilerine göre kitapları ve kütüphaneler dolusu kitap okumuş din adamları vardır. Hepsi de ısrarla kendi dinlerinin hak din olduğu konusunda ısrar ederler. Gözlerine baktığınızda buna yürekten inanmış olduklarını görürsünüz. Fakat bu dinlerin inançları birbiriyle bağdaşır şekilde değildir. Kimi Tanrı üçtür, kimi insanlardandır, kimi sekiz başlıdır, kimi içimizdedir, kimi de yoktur der. Sanki her biri farklı bir tanrıya götürmektedir. Oysa ki Hak tek olduğundan ancak birisi doğru diğerleri ancak sapıklığa çekmektedir.

İnsanların bazılarıda hiçbir dini beğenmez ve kendince bir felsefe üretip kendi dinini oluşturur. Bu şekilde bakılırsa dünya üzerinde milyonlarca din yani inanış şekli olduğu söylenebilir. Peki hangisi doğru? Gerçekten kainatı yaratan büyük gücün mesajlarını hangisi iletmiş ve söyledikleri tamamen gerçek. Sadece birisi olmak zorunda. Çünkü hepsinin birbiriyle çelişen tarafları var.